KÜLTÜR VE SANAT DÜNYASI... World of Culture and Art...
ELELE EN GÜZELE.. PAZAR 20.05.2012
.

.
Tüm Bilim İnsanları ve Akademisyenler Derneği Genel Başkanı www.tubiad.org
https://twitter.com/#!/ahmetatan
http://www.facebook.com/ahmet.atan
http://www.yunusemrevakfi.com.tr/turkiye/index.php?lang=tr&page=67&anIIcat_2=0&anIIitm_2=5
GÜN'ÜN SÖZ'Ü;
"MADDE BAĞIMLILARININ ARTTIĞI BİR DÜNYA'DA ARTIK BEN DE "MANA BAĞIMLISI" ODUM....!"
..................................................................................16.05. 2012 A. A.
ESTETİĞİN BAŞLANGIÇ NOKTASI... (1)
Estetiğin başlangıç noktası “inanç”tır. İslam, inanç sahibi olan insan için “güzel’e” tanım getirir. İslam’ın estetik anlayışı, Allah’ın beğenisi ile çok sıkı bir ilişki içindedir. Dünya kurulalı beri, hangi ilahi din olursa olsun, estetiğin tanımını yapmış, sınırlarını çizmiştir. Bu sınırlar içerisinde Âdemoğlu sayısız esereler bırakarak göçüp gitmiştir. Ama geriye inanç yönlendirmesi ile estetik beğeninin kurallarını da bırakmışlardır.
İslam temelinde en güzel olan Allah, en güzel eseri olarak insanı yarattı. Aslında Estetik kuralların tamamı Âdem (a.s.) saklıdır. Ahsen-i Takvim biçiminde yaratılan insan, sadece kendisine bakarak estetiğin kurallarını bilir ve tanımını yapar. İslam estetiğinin temel yapı taşlarını, İslam’a ait değerlerin birliği ilkesi oluşturur. Bu birlik, aynı zamanda yapan ile bakan arasındaki birliktir.
11.ARALIK 2011-İSTANBUL (2)
Kavram olarak estetik,"güzel'i bilimsel olarak ele almak" olarak nitelendirilebilir. Ancak bu tanımlamanın sınırlarını çoktan aşmış bir disiplin olan estetik, sanat, tabiat, insan psikolojisi, sosyoloji, sanatın tarihi, insanlık tarihi, dinler tarihi, siyaset tarihi,antropolji ile sürekli diyalog içinde bulunan bir felsefi ve inançla ilgili teorik, eleştri ve uygulamaların toplamı olarak incelenebilir. Greko-Latin kültürü ekseninde dolaşan Estetik teori; Batı dışındaki kültürlerin sanat ve beğeni düzeylerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Özellikle, islam kültüründeki estetik anlayışın temelini ve sınırlarını "inanç" belirlediği için bu yetersizlik daha da belirgin hal almaktadır.
İslam kültür çevresinde yer alan farklı coğrafyada yer alan medeniyyetlerin ortaya koydukları eserler, islam dünya görüşü yönünde üretilir. Burada sınırsız, sorumsuz bir tasarım ve uygulamaya rastlanılmaz. Türk-İslam Estetiği, Arap-İslam Estetiği, Acem-İslam Estetiği gibi, yerkürenin farklı coğrafyasında yer alan farklı medeniyyetlerin ortaya koydukları sanat eserlerinin ortak paydası vardır. O da; İslam estetiğidir.
İnsan eseri olan sanat tasarım ürünlerininin birinci derecede esin ve etkilenme kaynağı tabiattır. Sanatın estetik kriterlerini tabiat belirler. Tabiat, sanattaki estetik eleştriyi, inanç, inanca bağlı zevk ve hoşa giden değerlerler bağlantısını kurma gibi bir görevi de üstlenmiş olur.
06.01.2012-İSTANBUL (3)
İnanç sistemi ile karşılaştırıldığında "estetik", kavram olarak çok da eskilere dayanmadığı görülür. İnanç ise ister mitoloji ister din olarak incelendiğinde insanlık tarihinden öncesine bağlanabilir. Bu konuda Aristo "Her şeyin bir sınırı vardır. Sonsuzluğun da sınırı vardır. Sonsuzluğun sınırının bittiği yerde O'nun varlığı başlar ki; O'da Allah'tır " der. Gerçekte "Estetik" tamamen madde ve ruh ilişkisinin "güzel'e" dayalı bir kavramıdır. Bir nesneye güzel diyebilmemiz için konu, ruhumuzu nasıl etkilemelidir? Ya da ruhumuz konuyu nasıl yorumlamalıdır? Gösteren, gösterilen gören arasındaki bu ilişki estetiğin tanımını inanç sistemi içerisinde ortaya koyar. Her inancın bir estetik teorisi vardır. Bu görüşten hareketle, İslam kültürünün de bir estetik teorisi vardır. İslam estetiği teorisinin kaynağı, bu inancın kitabı olan kuran-ı Kerimdir. Zamana, mekana, kişilere göre biçimsel birtakım değişiklikler gösterse de;öz'de değişmez. Bu değişmezlik temelinde, müslüman olmayan sanatçı, islama aykırı düşmeyen ürün ortaya koyduğu takdirde, islam sanatı veya islam estetiği tanımı içerisine girebilir. Bunun karştı da düşünülebilir. Müslüman sanatçı olmasına rağmen, islama aykırı ürünler sergilemişse bu da islam sanatı ve estetiği dışında kalır.
15.01.2012 İSTANBUL (Devam edecek)
İSLAM SANATININ DUYGUSAL YANSIMASI "EBRU" :
islam sanatının duygusal özelliklerinden biri de ebru sanatında yansır. İnsan, hayatı boyunca davranış tarzını, inançlarına göre biçimlendirmek durumundadır. Bu anlayışın; sanatı veya sanatçıyı sınırlandırması gibi algılansa da pek çok güzel sonuçlara ulaştırdığı bilinmelidir. Ebru sanatı bunun en güzel örneklerinden biridir. Ebru, kitreyle yoğunlaştırılmış su üzerine tezyini kâğıt ile resim yapma sanatıdır. Geleneksel Türk Sanatlarındandır. Ebru sözcüğüne köken olarak bulut anlamına gelen ve Farsça bir kelime olan "ebr" sözcüğü gösterilmektedir. Bazı kaynaklara göre ebru kelimesi Çağatay’ca bir kelime olup “ebre” kelimesinden geçmiştir. Ebri, Farsça bir kelime olan “ebr” den türemiş olan “bulut gibi” veya “bulutumsu” anlamlarına gelmektedir. Aynı zamanda ebru, Farsça “Kaş” manasına da gelmektedir. Yine Farsça isim tamlaması olarak ”Yüz Suyu” anlamına gelirken, sıfat tamlaması olarak “Su Yüzü” manasındadır. Abar, Kelimesi ise Hintçedir. Ebru, öz olarak Asya coğrafyasında doğan Türk ve İslam sanatı olarak ün salan, Amerika’da Turkish Marbied Paper, Almanya’da Turkische Mamor Papier, Arap Dünyasında Varaku’ul-Mücezza isimlerini alan bir sanat alanıdır. Battal ebrulardaki mermere benzeyen şekillerinden dolayı “Türk Mermer Kağıdı” karşılığı olarak bu isim kullanılmıştır. Ebru sanatının ne zaman ve hangi ülkede ortaya çıktığı bilinmemekle beraber bu sanatın doğu ülkelerine özgü bir süsleme sanatı olduğu düşünülmektedir. Bazı İran kaynaklarında Hindistan'da ortaya çıktığı yazılıdır. Bazı kaynaklara göre de Türkistan'daki Buhara kentinde doğmuş ve İran yoluyla Osmanlılara geçmiştir. Batıda ebru "Türk Kâğıdı" olarak adlandırılmaktadır. Koyulaştırıcı bir madde ile kıvamı arttırılmış suyun üzerine, içine öd katılmış, suda erimeyen boyaların serpilmesi ve su yüzeyinde meydana gelen şekillerin bir kâğıda geçirilmesi ile yapılır. Ebru sanatı özellikle renk ekseninde figüratif ve nonfigüratif bir uygulamadır. Ancak buradaki figüratif unsurlar, bitkisel motiflerdir. Nonfigüratif yani figür özelliği taşımayan biçimler de renge dayalı soyutlama lekelerdir. Bütün bu değerler, dünyada karşılaşılan görsel izlenimlerin İslami formatta yeniden düzenlenmesidir. Kağıt süsleme sanatlarının en önemlilerinden biri; Arifi’nin 1539-1540 tarihli “Guy-i Çevgan” adlı eseri ebruculuğumuzun tarihi açısından önemlidir. Bu eserin her yaprağının kenarı ebrulu olup, Türk ebruculuk tarihinin bu tarihten evvel başladığını, yine ebru hakkındaki bilgilerin bir araya getirildiği 1608 tarihli Tertib-i Risale-i Ebri'deki bilgilere dayanarak, bu sanatın en az 500 yıldan eski bir Türk-İslam sanatı olduğunu söylenebilir. Ebruyu ebru yapan, şuurla kullanılan katkı maddelerinin yarattığı kontrollü etkidir. Bu suretle boya tanecikleri sıkıştırılabilir ya da dağıtılabilir. Kitrenin kıvamı, boyanın tabiatı, boya ve su oranı, kullanılan ödün cinsî ve miktarı, boyayı tekneye atan elin tecrübesi, kazandığı maharet ebrucuyu gönlünden geçen, hayalinde canlanan sonuca ulaştınr. İstanbul Topkapı Sarayında bulunmaktadır. Hezarfen Şeyh İbrahim Edhem Efendi Ebru sanatının büyük ustalarından Hezarfen Şeyh İbrahim Edhem Efendi “Özbekler Dergâhının” Şeyhi Sadık Efendinin oğludur. Özbek Türklerinin kurduğu ve Hacca giden Türkistanlıların İstanbul’daki uğrak yeri olduğu için bu isimle anılan dergâhın Milli Mücadele tarihimizde de çok önemli bir yeri vardır. Çünkü Milli Mücadeleye inanarak Anadolu’ya geçecek olan asker veya sivil önemli şahsiyetlerin birçoğu, İstanbul’daki son gecelerini burada geçirirler ve ertesi sabaha karşı Samandıra üzerinden yola çıkarlardı. Hezarfen Şeyh İbrahim Efendi Üsküdar Özbekler dergâhında 1892 yılında doğmuştur. İlk tahsilini Hâcce Hâtun Mahalle Mektebinde bitirdikten sonra, Üsküdar Özbekler Dergâhında, babasından, amcasından ve Dergâh’a gelenden Buhara’lı âlimler ders alarak yetişmiştir. Hezarfen Şeyh İbrahim Edhem Efendi Fen ve Sanat tarihinde yeterince ve gereğince bilinmesi gereken ustalardan biridir. Babası ile birlikte XIX. yüzyılda İstanbul’un en yoğun ebru faaliyetlerinin merkezi olmasına önemli katkılarda bulunmuştur. Necmeddin Okyay Hezarfen Şeyh İbrahim Edhem Efendi’de ders alarak önemli bir ebru sanatı üstadı olan Hafız Necmeddin Okyay önemli eserler bıraktı. Ebru sanatının yanında ahacılık, okçuluk, mürkkepçilik, mücellitlik gibi meslekleri de icra etti. Hafız Necmeddin Okyay ebruya başlayışını ve ilk defa yalnız başına ebru yapışını şöyle anlatır: “Özbekler Şeyhi Edhem Efendi’ye arkadaşım Abdülkadir ile birlikte devam ettik ve ebruculuğu öğrendik. Abdülkadir Efendi bir müddet sonra sıkılarak devamdan vazgeçti, ben ise sabırla yürüttüm. Ancak Ramazan girince camideki vazifem dolayısıyla hocamdan müsaade rica ettim. Bayramdan sonra da gidemedim. Hep yolumu gözlemiş, hatta bir gün oğlu, “Efendi baba isterseniz çağırtalım”, deyince “yarın nasıl olsa gelir” cevabını vermiş. Ve ben ertesi günü aldığım acı haber üzerine namazını kılmak için Tekkeye gittim… Bize ilk defa ebru yapılmasını gösterdiği vakit duyduğum heyecanı unutamam. Teknedeki suyun üstünde yayılan renkler beni hayretlere gark etmişti. Onun vefatından sonra evimde yalnız başıma ebru yapmaya başladım. Önce küçük bir teknede yaptım tuttu. Büyük tekneye geçince boyalar akmaya başladı. Sanki evvelki ebruları ben yapmamışım. Uğraştım, uğraştım... Ağlayacak hale geldim. Neyse yatsı vaktine doğru biraz yüz gösterir gibi oldu. Uykuyu terk ederek çalıştım. Bir aralık kulağıma sesler geldi. O devirde yangın çıkınca bekçiler “yangın var” diye bağırırlardı. Ben öyle zannettim sokağa çıktım. Meğer sabah ezanı okunuyormuş. Lakin o gece fevkalade ebrular zuhur etti. Sonra ikinci bir defa yaptım akmaya ve tutmamaya başladı. Kıvamını bulana kadar neler çektim. Üstadımın ebru sihir gibidir bazen tutar bazen tutmaz” sözünün ne demek olduğunu o zaman anladım… Tecrübelerime göre temiz kitreli su ile ebru yapılmaya başlanırken önce yüz kadar prova yapmak icap eder, tekne ondan sonra yüz göstermeye başlar. Bu her zaman böyle olur… Daha sonra Medresetü’l Hattatin’de ve Güzel sanatlar Akademisi’nde ebru öğretmenliği yaparken, yeni tekne tutacağım vakit, öğrencinin karşısında mahçup olmak korkusuyla Yasin’ler Hatim’ler adadığımı bilirim. Çiçekli ebru’ya başlayışım da şöyle oldu. Medresetü’l Hattatin’deki hocalığım sırasında bir zat gelerek “Çiçekli ebru yapmanızı istiyorum” dedi “Efendi beyim” dedim. “Bu sanatta öyle çiçek filan olmaz, gerçi eskiler tecrübe etmişlerdir ama o da çiçeğe pek benzemez” adam “Hoca değil misiniz yapmanız lazım” deyice eve geldim, tekneyi kurdum, çiçek şekillerini çıkartmak için uğraşmaya başladım. O esnada bize, çok sevdiğim arkadaşım Hattat Macid Ayral geldi. Ben lale yapmaya çalışıyordum. Macid birden “Birader şu uçları yukarı doğru çeksene” dedi. Ben hayatta, bir işi bilmeyenlerden o iş hakkında çok şey öğrenmişimdir. Bu da öyle oldu. Elimdeki tek at kuyruğunu teknenin içinde yukarıya doğru çekince, çiçek tıpkı laleye benzedi. Çok heyecanlandım ve zevklendim. Günlerden Cuma olduğu için, camiye namaza indik . Namazdan sonra lale, sümbül, karanfil, o mevsimde hangi çiçekler varsa hepsinden aldım ve eve dönüşte onlara bakarak teknede aynını resmetmeye başladım. 23 Mayıs 1916 da Medresetü’l Hattatin’de başlayıp, 29 Ocak 1948 de akademide sona eren ebru hocalığım sırasında tekneyi kurup, nasıl yapıldığını öğrenciye gösterirdim, isteyenler de tekne başına oturup yaparlardı. Fakat insan kendisi tekne kurup ebru yapmadıkça, zorluğunu anlamadıkça “ebrucu” sayılır mı bilmem. Bu işi oğullarım Sami merhum ile Sacid’im ve yeğenim Mustafa (Düzgünman) yürüttüler.” Klasik sanatlarımızın canlı bir akademisi gibi etrafına feyiz saçan Necmeddin Okyay 1883 yılında doğmuş ve 1976 yılında vefat etmiştir. Kaldırın başınızı şu yıldızlarla yaldızlanmış gökyüzüne bakın… Geceyi bir tablo gibi seyredecek güzellikleri görürsünüz. Gündüzün kendisi zaten bir renk armonisi olarak karşımızda durur. Sabah gün doğmak üzereyken, şafak sökerken, tan yeri ağarırken güneşin doğduğu yerdeki turuncu, kırmızı, sarı, lacivert, mor ve mavi renklerin rahmani tonlarını, valörlerini büyük bir zevk ve ibretle izleyebilirsiniz. Ya da günbatımında, sabahki renklerin bulutlara nakşolan harika görüntüsünü temaşa ederken Allah’ın (c.c.) “Sani sıfatını” düşünürsünüz… Bu manzaranın tuval yüzeyine aktarılması çağdaş sanatta yeni bir ekol oluşturmuştur. Günbatımındaki renkleri izleyerek, Güneş ışınlarının objeler üzerine farklı zamanlarda farklı şiddette vuran ışık etkilerini tuval yüzeyine not eden Cloude Monet “Emressionism Akımının” kurucusu ve öncüsü olmuştur. Bulutlar, mavi gökyüzünü görsel şölene dönüştüren en değerli aksesuarlardır. Bir an için, gökyüzünü mavi bir kitreli kâğıt, bulutları da bu kitreli kâğıt yüzeyi üzerine serpiştirilen beyaz lekeler olarak düşünün… İşte size en büyük boyutlu ebru sanatı… İşte sanat, işte kâinat… Kâinattaki sanat, en büyük islam sanatıdır. Kâinat sanatı İnsan elinden çıkmış sanatların, birinci derecede esin kaynağıdır. Ebru sanatı da bu anlayıştan hareketle ortaya çıkmıştır… Uzayın o sonsuz ve sessiz boşluğu ebru sanatının inceleme alanı olmuştur. Bulutlar bin bir renkleri ile gökyüzünde kendisine en uygun yerini tutar. Bu denge; gören veya görebilen göze görsel bir ziyafettir. İşte bu ilahi sanat, islam sanatının kurallarının anlaşılmasını sağlar. İnsanı, görünen görüntünün arkasındaki görünmeyen âlemlerin derinliklerinde, kâinatın bilinmez gerçeklerini keşfe yöneltir. Bu açıdan sanatçı her an kendini madde âleminden bağlarını kopararak, kâinatın sonsuzluğunda arayış çabası içerisinde bulur. Bu arayışlar, ebru sanatının kâğıt yüzeyi üzerindeki mesaj yüklü estetik buluşlara neden olur. Kâinatın genelinde görülen kusursuz denge bir kitreli kâğıt yüzeyinde sanata dönüştürülür. Böylece ebru sanatı, kâinattaki sanatın küçük bir yansıması olur. Prof. Ahmet Atan
Yıldız Teknik Üniversitesi Yüksel Sabancı Sanat Merkezi Galerisinde Resim sergisini izleyebilirsiniz.
Yunus Emre Vakıf Toplantısına katılmak için 10.05.2012 tarihinde Ankara'dayım.
LEONARDO DA VİNCİ VE MONA LİSA (1)
"İNSANIN YÜZÜ RUHUNUN KİTABIDIR. "
AHMETATAN
Leonardo Da Vinci'nin yapmış olduğu Mona Lisa isimli tablo Dünya'da az bir şey çevreye gözünü açan insan tarafından bilinir. Mona Lisa tablosu sevilir. Mona Lisa tablosu övülür ve önemsenir. Mona Lisa Tablosu sadece sanattan anlayanların değil aynı zamanda anlamayanların da ilgi gösterdiği bir yağlıboya tablodur. Birçok insan kendini sanattan anladığını belgelendirmek için Mona Lisa tablosunu kaynakça olarak göstermeye çalışır. Öyle ki; akla şu soru gelebilir; Leonardo Da Vinci mi Mona lisa isimli tabloyu yarattı, yoksa Mona Lisa İsimli tablo mu Leonardo Da Vinci'yi yarattı?... Eser, sanatçısını yaratabilir miydi?... AncaK şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki; Mona Lisa Leonardo Da Vinci'den daha ünlü ve öndedir… Mona Lisa Tablosunu birçok insan görse hemen tanıyabildiği veya hatırlayabildiği halde pek az insan Leonardo Da Vinci'nin kendi portresini görse tanımaz, hatırlayamaz !... O halde Leonardo Da Vinci kimdir ? Nasıl biridir?.. En azından Leonardo Da Vinci bilinmesi gereken insanlardan biridir… Leonardo Da Vinci, Fatih Sultan Mehmed Han'ın İstanbul'u Fethinden bir yıl önce, 5 Nisan 1452 tarihinde İtalya'da doğdu. Rönesans döneminin önemli isimleri arasında yerini aldı. Ressamlık yanında; mimar, mühendis, matematikçi, anatomist, müzisyen ve heykeltıraştır. Mona Lisa isimli Tablosu (1503 - 1507) yanında en bilinen eserlerinden bir de; Son Akşam Yemeği'dir (1495 - 1497).
Leonardo, 17 yıl boyunca Milano Dükü için hem resim ve heykeller yaptı, festivaller organize etti, hem de bina, makine ve silah tasarımları yaptı. 1485 - 1490 yıllarında doğa, mekanik, geometri, uçan makinelerin yanısıra, kilise, kale ve kanal yapımı gibi mimari yapılar ile ilgilendi, öğrenciler yetiştirdi. Hiper aktif özelliğinden dolayı ilgi alanı o kadar genişti ki, başladığı çoğu işi bitiremiyordu. 1490 - 1495 yıllarında çalışmalarını ve çizimlerini deftere kaydetme alışkanlığı geliştirdi. Bu çizimler ve defter sayfaları, müzeler ve kişisel koleksiyonlarda toplanmıştır. İşte Leonardo Da Vinci benim gözlemime göre; iyi bir " Sanat Bilim Adamıdır." Bu anlayışa bakılırsa; gerçek sanat adamının bilimin öncüsü olduğu anlaşılır. Çünkü iyi bir sanat insanı, Paul Klee'nin ifadesi ile "Görünen görüntünün ardındaki gerçeği görebilir." Bu nedenle her sanat bilim insanı, Allah'ın, Ruh üzerine çok az şey biliyorsunuz! Dediği konular üzerinde keşfe yönelik çok titiz ve ısrarcı arayışlarda bulunur. İyi bir sanatçı için; görüntü sadece bir araçtır. Asıl olan görüntü bahanesinden yola çıkarak sanatçı kendi iç âlemini insanlarla paylaşmak ister. Bu nedenle Mona Lisa tablosu, konu mankeninden daha öndedir. Leonardo, Mona Lisa'nın fiziki güzelliğini resmederken, gerçekte aradığı; ruh ve mana şifreleri idi…
İnsanın yüzü ruhunun kitabıdır. Onun için insanın siyretinin suretine vurduğu söylenir. Yani insanın yüzü, iç âleminin aynasıdır. Bu aynada, o âlemde olup taşan sevgi, şefkat, kin, nefret çirkinlik, güzellik, iyilik, kötülük, içten pazarlık gibi fırtınaların izlerini görmek mümkündür.
Güzel bir melodi, insan ruhu üzerinde güzel etkiler yaratarak, yüzü güzelleştirebilir. Güzel şeyleri düşünmek yüze derin ve güzel anlamlar yükleyebilir. Belki de Mona Lisa'nın yüz ifadesindeki tebessüm böyle yakalandı. Anlatılır ki; Leonardo Da Vinci, Mona Lisa Tablosunu yapmaya başlamadan önce, Atölyesine Floransa'nın tanınmış şarkıcılarını ve çalgıcılarını toplamış. Bir yanda lirik Napoli şarkıları, neşeli Toskana türküleri çalınıp söyleniyormuş, diğer yanda bunları dinleyen Mona Lisa, Leonardo'nun karşısında oturuyormuş, fakında olmadan güzel şeyler düşünüyor, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm ile poz veriyormuş. Artık, Mona Lisa'nın gerçekte manasız yüzü, güzel düşünmeye sevkeden dış müdahalelerle güzel manalarla süslenmiştir.
(yazı devam edecek)
AŞK SIZIM
AŞK SIZIM, AŞK SIZIM,
CANIMI ACITAN AŞK SIZIM,
SEVGİ SELİNDE BOĞULURKEN,
KALBİM KURAK AŞKSIZIM...
11.11.2011
İNSAN OLARAK KALMAK, İNSAN OLARAK DOĞMAKTAN DAHA ZOR, DAHA ÖNEMLİDİR.
Ahmet ATAN 14.01.2012
Ana sayfa için seçtiklerim. t.ü.y.b 100x70 cm.
İsterim
Sırtımda taşırken dava yükünü,
Gülsün isterim arkamdan gelenler,
Görmeden zalimin mihnet bükünü,
Varsınlar menzile, dost yarenler.
ahmetatan 29.07.2011
İçi kötü olanın, dışı güzel olmaz,
Katlanır susar ol erenler,
Aşkımın gülü ebedi solmaz,
Yar olur yare şol yarenler.
ahmetatan 20.08.2011
Öteler ötesine bakarım şöyle,
Maksudum, matlubum İlahi öyle,
Aşkım, aklımı neylesin söyle,
Ar olur, yar olur, hal olur böyle.
ahmetatan- 14. 10. 2011
YUNUS EMRE OLDUK, ROMANYA’DA DURDUK
Türkiye - Romanya Hattında yolculuk sona ermiş, Bükreş’e varmıştık. Ancak, hava karardığı için çevreyi yeterince “gözlem ve analiz” fırsatını bulamıyorduk. Yaklaşık üç saat sürecek bir sefer için otobüs Köstence’ye doğru hareket etti. Romen rehber bayan, görevi gereği Romanya hakkında genel bilgi vermek adına konuşmaya başlamıştı. Otobüs yolda ilerledikçe bu konuşmaları dinlemek konusunda ara ara dikkatimizin dağıldığını fark ediyordum. Dobruca’ya yaklaştığımız söylendiğinde, Romanya’da yaşayan bir kardeşimiz, mikrofonu alarak, davudi sesi ile duygu ve düşüncelerini bizlerle paylaştı. Köstence’de yaşayan soydaşlarımızın genel durumunu anlatıyordu. Osmanlı döneminden bu yana Romanya coğrafyasında yaşayan Türklerin, diyalog konusunda çevreleriyle uyum içinde olduklarından bahsetti. Ancak Kültürel kimlik konusunda zaman zaman destek ihtiyacı içerisinde olduklarını da vurguladı. “Yunus Emre Türk Kültür Merkezi” nin Bükreş ve Köstence’de açılışının, bir rüyanın gerçekleşmesi olarak nitelendirdi. Köstence’ye vardığımızda vakit epeyce ilerlemişti. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Ertuğrul Günay, zarif ifade ile; bir an önce uyumamızı ertesi gün erkenden uyanmamız gerektiğini söyledi. O’nun bu davranışını, Türkiye’den giden kafile başkanının sorumluluk anlayışı içinde şefkat yüklü bir uyarısı olarak değerlendirmiştim. Türk devlet geleneğinin, Bakanın öncülük ekseninde davranış ve söze yansımasıydı. Bakan bey, eşi ile beraber bu uyarıyı önce kendilerine uygulayarak odalarına çekilmişlerdi. Biz sohbete devam ediyorduk. Türkiye’nin Bükreş Büyükelçisi sayın Ömür Şölendil ile Köstence Başkonsolosu Füsun Aramaz hanımefendi, evsahipleri olarak sohbetimize iştirak etti. Gece 12 olmadan heyet üyeleri de yavaş yavaş odalarına çekilmeye başladı. Ertesi gün sabah erken saatte uyanmış, otobüste yerlerimizi almıştık. Köstence şehrini dışından itibaren incelemeye başladık. Osmanlı İmparatorluğunun 14.yüzyıldan itibaren başlayan etkisi, Romanya’nın kalbi konumundaki Karadeniz’e açılan bu liman kentinde halen devam ediyordu. Romanya'daki Türk köylerinde şehrin anılış şekli Constanta değil, hâlâ Köstence'dir. Ben de çocukluğumdan beri doğrusu nerede olduğunu bilmeden, “Köstence” adını sevmiştim. İşte o şehrin caddelerine yürümek çok duygulu anlar yaşatıyordu. Köstence şehir merkezinde ilerlerken, kendine has üslubu ile Osmanlı Hünkâr Camii göründü. Bir kalem edasıyla, senet gibi gökyüzüne sanki imza atıyordu. Farklı bir kültürel ortamda, Hünkar Camii’in görüntüsü, tanıdık bir mimari yapı olarak bizi mutlu etti. Sanki metropolde kaybolmuş bir çocuğun aniden annesi ile karşılaştığında duyduğu sevinci yaşamıştık. Adım adım Hünkâr Camii’ne yürürken, sevinç ve heyecanımız da ona göre artıyordu. Osmanlının yaşayan efsanesi, vakur bir biçimde karşımızda duruyordu. Camii avlusunun içinde binbir karmaşık duygularla etrafımızı inceliyorduk. Osmanlı Tuğrası, Hünkar Camii giriş kapısında, istilam edilmeyi bekleyen “Hacer-ül Esved” gibi duruyordu… Camiden içeri girdiğimde; Heyet üyeleri ve Köstence’li kardeşlerimiz mihrap önünde toplanmışlardı. Köstence Müftüsü, Hünkar Camii’in imamı ve Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan ve etrafında halka oluşturmuş, pür dikkat dinliyorlardı. Yerel basın mensupları telaşla en iyi görüntü ve haberi yakalamak için birbirleri ile yarışıyorlardı. Bu güzel görüntüyü kaçırmamak için, yaşlı ve sakatların oturarak kıldıkları tahtanın üzerine çıkarak fotoğraf çektim. Benim bu çekimde kolaylık sağlayan bazı basın mensupları da yanıma çıkıp panoramik görüntü yakalamaya çalıştılar. Hünkar Camii ziyaretimizden sonra, Heyetin bir kısmı ile Köstence Tatar Camii’ni ziyaret ettik. Minaresi Sanki bizim Antakya’daki minare biçimlerini andırıyordu. El işlemesi tek parça halılar zarif görüntüsü ile; camii içini bir temaşalık müzeye dönüştürmüştü. Yunus Emre Türk Kültür Merkezinin resmi açılış saati yaklaşıyordu. Oraya gitmek üzere otobüsümüze bindik. Karadeniz sahiline sıfır mesafeden kültür merkezine doğru ilerliyorduk. Hava bulutlu olmasına rağmen harika bir deniz manzarası vardı. Denizi bir fon gibi arkasına alan bina, biblo gibi gözümüzün önünde duruyordu. Turkuvaz yeşil zemin üzerinde stilize edilmiş barış güvercini ambleminin bir tarafında “Yunus Emre Türk Kültür Merkezi” yazarken, diğer tarafında da Romencesi yer alıyordu. Bina önünde göndere çekilmiş Türk ve Romen bayrakları daha başından, dostluk sinyalleri gönderiyordu. Bu görüntü dili ile Yunus Emre diyordu ki; “ Gelin tanış olalım, İşi kolay kılalım, Sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz.” Köstence’de yaşayan Türkmen, Tatar soydaşlarımız ile Romen dostlar, büyük bir sevinç ve heyecan içerisinde açılışta yerlerini almışlardı. Romanya tarafından ciddi katılım olmasını, güzele açılan bir kapının aralanmasına en güzel işbirliği olarak yorumlamıştım. Kültür Bakanımız, Enstitü Başkanımız ve Köstence Valisinin dostluk mesajları çok sevindirici gelişmelerin müjdecisi gibiydi. Açılış merasimi tamamlandıktan sonra yavaş yavaş başkent Bükreş’e doğru yola çıktık. Saat 15.00’e doğru Bükreş caddelerinden geçiyorduk. Günün ikinci açılış programını gerçekleştirmek üzere Bükreş Yunus Emre Türk Kültür merkezi Binasına vardık. Açılış için yapılan hazırlıklar benden tam not aldı.. Kültür Merkezi, Türk ve Romanya bayrakları ile süslenmişti. Türkmen, Tatar ve Romenler bir dostluk ve kardeşlik ortamında sevinç ve heyecanla bekleşiyorlardı. Yunus Emre Romanya’da gönüller fethediyordu. Kültür merkezinin ana caddeye bakan tarafından bir ara dışarı çıkmıştım. Troleybüsün, Trafik Polisinin durumlarını hem inceliyor hem de fotoğraflarını çekiyordum. Bir süre sonra Eskort eşliğinde bir konvoy göründü. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı, Ertuğrul Günay Romanya Devlet Erkânının da yer aldığı bir heyet ile Bükreş Yunus Emre Türk Kültür Merkezine geldiler. Bu esnada Yunus Emre Enstitü Başkanımız Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan, Cadde kenarında duran otomobilden inerken göz göze geldik. Programın iyi gitmesinden olacak ki; sevinç ve heyecanla; “Cumhurbaşkanlığından geliyoruz” demişti. Merkezin avlusundan içeri girdiğimde, Bakan Bey’de, açılış konuşmasını yapmak üzere hazırlanıyordu. Basın mensupları arasında yine yarış başlamıştı. İlginç bir manzaraydı. Açılış töreni yapıldı. Evliya Çelebi Sergisi izlendi. Sergide dikkatimi çeken en önemli bölüm; Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Bükreş “ Bu Kureyş” olarak geçiyordu. Sergi salonundaki bazı Türk kardeşlere sordum. Bu kureyş, bizim bildiğimiz kureyş mi? Diye… Hiçbirisinden doyurucu bir cevap alamamıştım. Sonradan öğrendim ki Bizim bildiğimiz Kureyş imiş. Arap kabilelerinden olan Kureyşi bir grup bir anlaşmazlık üzerine yerlerini terk ederek, Arnavutlukta yer tutmuşlar. Romanya güzergâhı üzerinden Kafkasya ya doğru göç etmişlerdi. Bükreş de ismini “Bu Kureyş” olarak aldığı anlatılmaktadır. Tabii bazı Romenler de Bukr, yani Çoban kelimesinden geldiğini iddia ettiler. Konu, cevabın bulamamış bir soru olarak ortada kaldı. Evliya Çelebi sergisinde, Romanya’da bilinen ve adını, Nasrettin Hoca Fıkralarını Romence’ye çeviren yazardan alan müzik topluluğunun sunduğu ezgiler de çok dikkat çekiciydi. Sanki Türk Tasavvuf Musikisini andırıyordu. Sunumlarından sonra her birini ayrı ayrı tebrik ettik. Bu önemli tören de başarı ile sonuçlanmıştı. İnsanlar Yunus Emre Türk Kültür Merkezimizden ayrılmak istemiyordu. Bina içinde, salon dar gelmeye başlamıştı. İki kişinin arasından zor geçiliyordu. Bu arada biz Muğla Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mansur Harmandar ve Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof. İlhan Özkeçeci ile Yunus Emre Türk Kültür Merkezi müdürünün makam odasında dinlenirken bir taraftan da eğitim üzerine sohbet ettik. Akşam olduğunda heyet olarak, Türkiye’nin Romanya’daki Büyükelçiliğimiz tarafından verilen yemeğe katıldık. Aslında bu yemeğin güzel taraflarından biri yeni insanlarla tanışmak oldu. Ankara Milletvekili Emrullah İşler, Sakarya valisi Mustafa Büyük, Eski Milletvekili Mustafa Gazalcı, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanı Kemal Yurtnaç, Anadolu Ajansı haber yayın Daire Başkanı Ömer Dişbudak, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Prof. Dr. Onur Bilge Kula, gibi her biri kendi alanında önemli ve değerli hizmetler veren insanlar… Son gün sabahında, Bükreş Türk Şehitliğini ziyaret ederek Fatihalarımızı okuduk. Mezar Taşlarının üzerinde Mustafa Oğlu İbrahim (S.T. 1333), Hüseyin oğlu Ali (S.T. 1333), Hasan Oğlu Mütevekkel (S.T.1333)… Ve daha nice Müslüman Türk evladı… Mehmet Akif Ersoy’un bilinen şiiri aklıma geldi; ” Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda”… Bükreş Türk Şehitliğinin tam karşısında Nikolay Çavuşesku ile eşi Elena’nın mezarlarının olduğu Kabristana gittik. Romanya Parlamento binasına gitmek üzere yola çıktık. Biraz naz faslından sesli düşündüm. “Ne işimiz var ki parlamento binasında, ne özelliği var ki… Buraya harcayacağım zamanı bir resim heykel müzesindeki eserleri inceleseydim daha iyi olurdu… Neyse durumu değiştirecek durumda değildim. Programa uydum. Daha Parlamento binasının bahçe kapısının girişine Resim Sergisi pankartı asmışlardı. Güzel bir uygulamaydı. Düşünce dünyamda tebrik ettim… Binaya yaklaştıkça detaylar daha belirginleşiyor, iyiki geldik diyorum içimden. İçerdeki mermer merdivenlerden yukarı katlara çıktık. Gerçekten harika mimari bir sanat eseri olduğunu gördüm. Hele daha da ilerledikçe, Paris’teki Lauvre Müzesi’nin içini hatırladım. Ama orada Mona Lisa da dâhil Dünya şaheserleri yer almaktaydı. Romen rehbere parlamento binasının tamamen müzeye dönüştürülmesini önerdim. Tabii bu çok da önemsenmeyecek bir öneri olarak kalmaya devam edecek bir düşünceydi. Fiziki büyüklük olarak, Pentagonla karşılaştırıldığını fark ettim. Ancak bu kıyaslamada hata vardı. Tıpkı Diyarbakır, Çin seddinden sonra ikinci büyük kalesi olarak tarif edildiği gibi. Hâlbuki biri sed, öbürü kale… Dolayısı ile Diyarbakır surları dünyanın en uzun kalesidir. Şehir Merkezi gezisinden sonra, Köy evleri müzesini incelerek fotoğraflarla kayıt altına aldık. Gün bitiminde, Romanya’da açılan Yunus Emre Türk Kültür Merkezlerinin varlığını bilmek bizleri vakar içerisinde mutlu etti. Yeni ülkelerde gönüllere girmek üzere Türkiye’ye yola çıktık.
Prof. Ahmet ATAN

SANAT, SİYASET VE SURİYE
Öncelikle TÜBİAD olarak Isparta, Uşak ve Kütahya’daki çalışmalarımızdan dolayı Tümhaber köşe yazısını geç göndermek zorunda kaldım. Bundan dolayı bizi takip eden okuyucularımdan özür diliyorum.
Bir gün bir evde misafir olmuştum. Evin küçük çocukları da vardı. Evin reisi çocuğuna benimle korkutmak sureti ile içmek istemediği ilacı içirmek istiyordu. Bundan çok rahatsız olmuştum. Çünkü çocuk tarafından korkutucu olarak tanınmak istemediğim gibi, onun hafızasında böyle bir imajla yer almak da istemiyordum. Duruma itiraz ettim. Benimle korkutmanın dışında bir formülle, ilacı çocuğa içirmenin yollarını bulmasını istedim.
Tümhaber sitesi için de sanırım böyle bir durum oldu.
Siyasi konularda köşe yazısı yazma talebine karşı bile bile alan dışı olmakla beraber yazmaya başlamıştım.
Suriye’deki Kanlı katliamlar, kirli iktidar oyunları, küresel ikiyüzlü politikalar mide bulandırıcı korku ve dehşet salıcı konulardı.
İnsan sosyal bir varlık olarak içinde yaşadığı toplumsal olaylara karşı kayıtsız kalamaz. Sanat adamı da herkesten biri olmadığından, yani sıra dışı biri olduğundan dolayı herkesten daha fazla etkilenir ve tepkisi de buna göre olur. Olaylara farklı bir pencereden farklı bir bakış açısı ile bakar.
Umut vaad etmeyen konularda, hiçbir şey olmamış gibi, iyimser yorum getirmek çok zor bir durumdur. Bu temelli bir sanat işidir. Huzura ve barışa götüren yolların zulüm ile tıkandığı durumlarda, yeni yollar açmak başka politik manevralarla mümkün olabilir. Bu da başlı başına bir sanat işidir.
Küresel “çatışmalar”, küresel “çıkar çakışmalarından” kaynaklanır. Birey olarak ta, millet olarak da büyük hedeflere talip iseniz düşmanınız da ona paralel olarak büyük olacaktır. O yüzden atalarımız “kuştan korkan darı ekmez” demişlerdir.
Zirveye gözünü dikenler, Öz’ünü uçurumdan esirgemezler.
Kuralsızlığın kural olduğu yerde, kurala uymak ne kadar sonca götürebilir ki?...
Kargaşanın ve kaosun hâkim olduğu bir dünya’da ne kadar doğruyu bağırıp çağırsan da faydası olmuyor. Her ülke kendi çıkarları doğrusunda olaylara karşı ya kulaklarını tıkıyor ya da abartıyorlar. Kendi bildiklerini uyguluyorlar. Ancak vakti geldiğinde ilahi adalet tecelli ediyor. Bizlerde sessizce, ibretle temaşa ediyoruz.
Öyle bir bahçe ki güller ile beraber dikenleri ile beraber yaşıyoruz.
Arif olan seyrediyor. Ya gülere bakarak sevinç içinde seyrediyor, ya da dikeni ile elini kanatarak acı çekiyor.
İşte böyle bir ortamda; bir sanat ve bilim insanı olarak yazmak, çözüm önerilerine yönelik yol göstermek acaba ne kadar geçerli bir gerekçe olabilir. Yoksa havanda su dövmek babından zaman öldürmek mi? Zihni zorlamak işe yararlılığı oranında kazanç olarak yorumlanabilir.
Güzel sanatlarla meşgul olmak durmuşken, ne kadar Suriye’deki kanlı katliam haberleri ile moral bozulmasına izin verilebilir ki?
Grigory Petrov’un , “Büyük sanatçılar ve üstün yapıtları” isimli eserinde belirttiği gibi açlıktan bunalmış insanların karşısına geçip de ne kadar güzel sanatlardan bahsedilebilir ki?
Bu sorunun cevabın yine kendisi şöyle cevaplandırıyor. “ Bu soruya cevap vermek, bu soruyu sormak kadar saçma olur”… Zaten insanları çoğu böyle yanlış düşündükleri ve uyguladıkları için vandalist bir anlayışla, barbarlar gibi sağa sola saldırmaktadır. Kendileri huzur bulamadıkları gibi, bin yılara dayalı huzur kardeşliği de yok etmektedirler.
Öyle ya da böyle; Görsel ve basılı medya aracılığı ile bu güne kadar, Çirkinliğin güzel, güzelliğin de çirkin diye yutturulduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Gözlerimizi kapatarak çirkinlikleri yok edemiyoruz.
Ancak diliyoruz ki; Yaran bize “Hakkı hak, batılı batıl, iyiyi iyi, kötüyü kötü, doğruyu doğru, eğriyi eğri, çirkini çirkin, güzeli güzel göstersin diye dua ediyoruz.
Evet, Sahip olduğumuz kültürel kimliğimizin gereği olarak; insanlığa “ “hizmeti nimet” bilerek gönüller yapmaya geldik. Çünkü inanıyor ve biliyoruz ki; Medeniyet bunu gerektirir.
Prof. Ahmet ATAN
Bu gün bildiğimiz her şey, insanın içini aydınlatan bir güneş gibi, dosdoğru Kur'an-ı Kerim'den gelmektedir. "Hat", Allah'ın yeryüzünde kendisine muhatap kabul ederek kullarına gönderdiği İlâhi mektubun harfleridir. "Hat" gerçek anlamda çağları peşinden sürükleyecek kadar çağlar üstü bir İslâm Sanatıdır.
İslam sanatının, üzerindeki muhteşem yansımasının gerçekleştiği " hat sanatı " taşıdığı manevi değerlerin yanında, üst düzeyde estetik yazılardır. Kur'an, Mekke'de indi, Mısırda okundu, İstanbul'da yazıldı, Özdeyişini İslam Sanatı temelinde çözümlemek gerekir. Kur'an harflerinin hat sanatı olarak yazılması, İstanbul'da yaşayan Müslüman sanatçılar eli ile her din mensubunun hayran olduğu bir sanat eseri haline getirilmiştir.
İslam sanatını tanımak ve tanımlamak, bir anlamda Müslüman sanatçıyı tanımak ve tanımlamaktır. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Sosyal bir varlık olan insanın çevresinden etkilenmesi kadar doğal bir şey olamaz. Bu yüzden Müslüman sanatçı herkesten önce, herkesten önde islamdan ve Müslüman toplumdan etkilenir. Bu etkilenmeler sese, söze, harekete, resme, ağaç ve taş işlemelerine direkt ya da dolaylı olarak yansır. Yansımanın niteliğine göre islam sanatı yeni ve farklı tanımlamalarla anlaşılabilir.
Kur'an- ı Kerim'deki harfler tam anlamıyla gerçek bir İslâm Sanatıdır. Sonsuzluk deryasından süzülen o mistik mesajlar, gözümüzden ruhumuza girerken, yüreğimize tatlı bir ürperti vermektedir. Şeyh Hamdullah kırk gün kimse ile konuşmayarak altı yeni üslûpla yazı şekli, "Aklâm-i Sitte" yi meydana getirmiştir. Osmanlı Hattatları şeyh Hamdullah'ı benimsediklerinden asıl Osmanlı yazı Üslûbu ondan gelmiştir.
Hat sanatı harflere yeni biçimler aramaz, bulunmuşun en güzeline ulaşmayı amaçlar. Kural dışına çıkmaya gerek duyulmadığı gibi, bu sanatta deformasyon ve metamorfik müdahaleler hoş karşılanmaz. Bu nedenle sanatçı yenilik aramaz, onun gayesi yazısını kendine seçtiği ustanın yazısından ayrıt edilemeyecek düzeye ulaştırmaktır. Sanatçının yaratıcılığı türlü yazı düzenlemelerinde ortaya çıkar.
Hat'tın kendine has güzelliği ve muhteşem plastik niteliği ile; bizzat kendisi başlı başına bir şaheserdir. Hat'tın bu güzelliğini ve özelliğini keşfeden büyük sanatçılar, artık eserlerine onu kaynak olarak kullanmaktadırlar. Hat sanatı, yazı üzerine kurulmuş olduğu için, ona uzun zaman bir " kaligrafi hüneri" gözüyle bakılmıştır. Batı sanatında soyut resim doğduktan sonra hat sanatının "mistik bir hava içinde gelişmiş estetik bir resim sanatı" olduğunu kabul edenler de mevcuttur. Sanatçılar Allah sözü Kur'an harflerine en güzel biçimi verme çabasıyla duygulara dayalı bir güzellik anlayışı içinde hat sanatının doğmasına öncülük etmişlerdir. Batı dünyasında Pentürel resim sanatı, nasıl Hıristiyanlığın etkisi altında gelişmişse, İslâm dünyasında da hat sanatı, gücünü İslâm dininin zengin kaynaklarından alarak gelişmiştir. Hat sanatı tıpkı resim sanatında olduğu gibi, doğuşundan bu yana gelişerek ekoller türetmiş, bu alanda çok büyük ustalar yetiştirmiştir. Özellikle 15. yüzyıldan sonra Türk hattatlarının elinde altı yüzyıl "mucizevî" gelişmeler göstermiştir. Ünlü ressam Paul Klee diyor ki; " Hayatım boyunca gerçek soyutu aradım ve bir Elif harfinde buldum".
Hz. Muhammed (a.s.v) kendisine gelen vahyi hemen yazdırıyordu. Daha sonra yine yazı yolu ile kopyalamak sureti ile çoğaltılmaktaydı. İbn–i Kesir Fezail-ül Kur'an (s.49) isimli eserinde Hz. Osman'ın çoğalttığı Kur'an nüshalarının güzel, açık ve güçlü bir hat ve kaliteli bir mürekkeple deve derisine yazılmış olduğundan bahsetmektedir.
Kur'an harflerini okumasını bilmeyenlerin bile, hat sanatına soyut resim gözüyle bakması ve ondan; en az bir Pentürel tablo kadar haz duyması, ruhun özlem duyduğu gerçek estetiğe kavuşmasındandır. İnsanlar bu duygularını ancak, pentürün doğacı anlayışını aşalı beri itiraf etmeye başlamışlardır. Artık yeni döneme giriliyor... Dünya'da ve Türkiye'de yıllar boyu az sayıda mensubu bulunan sanat kervanına her gün bir başka sanat adamı girdiği gibi yine yeni bir sanat fikri de giriyor... Sentetik maddenin, bunaltıcı kıskacından kurtulmak isteyen sanat; metafizik âlemin sonsuzluk pınarından avuç dolusu içtiği o ilâhi suyla, susuzluğunu gidermek istiyor...
Filozoflar gibi Astrologlar da; olağanüstü muzicevî ve izah edilemez gibi görünen şeylere artık normal ve sıradan hadiseler gibi açıklamalar getirmeye başlamışlardır... Yıllardır tersine dönen bilim ve sanat dünyasında bir şeyler olmaya başlamış, Bilim ve Sanat adamları ortaya koydukları gerçeklerin tek izah şekli olan "Değişmez doğru" fikrine yönelmesiyle, gerçek kimliklerine doğru adım atmışlardı... İşte bu gerçekten yola çıkması gereken sanatçı için yapılacak tek şey; " Her bir karesi insan kadar sanat eseri olan evrenin güzelliği, gerçek güzel olan Hak'ka ulaşma vesilesi yapılmalıdır. "
Müslüman sanatçılardan bir grubu, İslami eksende tasarılarını hat sanatı üzerinde ifade etme yolunu seçmiştir. Bu tasarımlar, Müslüman sanatçının, inancın yönlendirmesi yanında İslam toplumunun teşvik etmesiyle de plastik olgunluğa ulaşır. Hat sanatçısı, içinde yetiştiği İslami kültürün bir yansımasıdır. Benzer özellikleri paylaşanlar, benzer biçimde düşünürler. İslami Kültür, Hattatın duyuş, düşünüş ve davranış birliğidir. Toplumsal değerlere sadık bir sanatçı, tasarım gücünü ancak bu değerleri işleme yolunda kullanmalıdır. Böylece insanlık ruhunun en zarif tecellilerinden biri, marifetin ta kendisidir. İlahî mesajı günümüz toplumlarına en kestirme yoldan ve en süratli bir biçimde ulaştıracak en güçlü araçlardan biri de hat sanattır.
İnsan zekâsı, islam inancı ile buluştuğunda hem biçim hem de öz açısından çok önemli esereler ortaya koyabilir. Bunu İmadü'l Haseni, Ahmet Karahisari, Hamit Aytaç'ın hat yazılarında görebiliyoruz. Hat ustaları Müslüman sanatçılar; Hat'tın kendisini yazarken, kendi sanatlarını övmektedirler.
Plastik sanatlarda Türk-İslâm estetiğinin en yetkin ifadesi hat sanatı ile kendisini göstermiştir. Türklerin islam ile şereflenmesi ile; Kur'an harfleri estetik unsur halini alarak 8.yüzyılın ortalarında çok önemsenen bir sanat dalı olmuş ve "Türk Hat Sanatı" adını almıştır. Hat sanatının İslam kaynaklarında en özlü tarifi "Hat, cismani aletlerle meydana getirilen ruhani bir hendesedir." İfadesi ile yapılmıştır. Hat sanatı, bu tarife uygun bir anlayış içerisinde asırlar boyu süregelmiştir.
Hat, görünen görüntünün arkasında görünmeyen gerçek olarak, büyük ruhani bir sanattır. Görünen zaten sonuçtur ve görüntünün yeniden bir keşfe ihtiyacı yoktur. Gerçekte "Hat", sanat için vazgeçilmez bir esin kaynağıdır. Kuran Yazısının o sonsuz, sessiz boşluğu, sanat ve bilimin inceleme araştırma alanı olmalıdır.
İnsan, Hat'ta görünen ve görünmeyen âlemlerin derinliklerinde evrenin bilinmezlerini keşfe çalışır. Bu anlayış, İslami bir düşüncenin ürünüdür. İnsan, hat sanatına bakarken, doğanın kimi zaman maddi âleminden bağlarını kopararak, kâinatın sonsuzluğuna açılır. Uzay, mekân ve kâinatın bir "sıfır" anından sonra yaratıldığının kesin ve tartışılmaz ispatından sonra, zamanın "hiç olmadığı" bir an'ın var olduğu da zihinlere yerleşmiş ve böylece sanatta yeni yaklaşımlar, yeni yorumlar ve yeni fikirler gelişmeye başlamıştır.
Hat sadedir. Sadelik ve vahdetten uzaklaşan bir sanat, sanat olmaktan çıkmıştır. Hat sanatı, dış âlemden uzaklaşarak bir ruh halinden haber vermeyi temel prensip edinir. Hat sanatına hâkim olan soyut sanat iradesi, maddeyi ikinci plana atmış, görünmeyeni deneyüstü bir yere yücelterek ona olağanüstü değerler vermiştir. Böyle bir ilkeyi ortaya koyan hat sanatına yön göstermiştir. Hat sanatçısı, dünya ile ahiret arasında bir denge kurmayı temel prensip olarak kabul ettiği takdirde ortaya koyacağı çalışmaların yönü konusunda istikrarlı, kararlı, estetik bir eser kayacaktır. Hattatı ilgilendiren asıl konu, maddeden çok maddenin arkasındaki mana sırrını keşfetmektir. O, kargaşanın hâkim olduğu çokluk fikrinden, birlik fikrine giden derviş gibidir. Hat sanatının hareket noktalarından biri, taklidî güzellikten tahkikî güzelliğe ulaşmaktır. Mecazî aşktan gerçek aşka ulaşmak gibi... "Güzel varsa, güzelden de güzeli vardır." İslam sanatı da yolcuyu en güzele götüren araçlardan biridir. Prof. Ahmet Atan
______________________________________________________
.
Not; Bu izlediğiniz "Sanal Kültür ve Sanat Sitesi, Dünya'nın Farklı (13161) Bilgisayarından, (91800) defa izlenmiştir. Teşekkürler...