AhSEN-İ TasVİR "e-Dergi"

AhSEN-İ TasVİR "e-Dergi"

Kültür, Sanat ve Estetik Dergisi

KÜLTÜR VE SANAT DÜNYASI... World of Culture and Art...

ELELE EN GÜZELE..                 PERŞEMBE 23.02.2012
 
Gün'ün Söz'ü bu; Yarın'ın sözü hazır, Yarın'ı Bekle !!!... 
 
"Göz, göz olsaydı, Akıl olurdu. Aklı göz'ünde olanlar ne olurdu ?..."
 
                                                          Ahmet Atan
 
 Sayfa İçerisine Ekle
 
TÜBİAD Genel Başkanı www.tubiad.org
Yunus Emre Vakfı Mütevelli Heyet Üyesi 
http://www.yunusemrevakfi.com.tr/turkiye/index.php?lang=tr&page=67&anIIcat_2=0&anIIitm_2=5
http://twitter.com/#!/ahmetatan
http://www.facebook.com/#!/ahmet.atan
 
Sayfa İçerisine Ekle
                                                          İNSANLARA SAYGI...
 
 

ESTETİĞİN BAŞLANGIÇ NOKTASI... (1)

 

Estetiğin başlangıç noktası “inanç”tır. İslam, inanç sahibi olan insan için “güzel’e” tanım getirir. İslam’ın estetik anlayışı, Allah’ın beğenisi ile çok sıkı bir ilişki içindedir. Dünya kurulalı beri, hangi ilahi din olursa olsun, estetiğin tanımını yapmış, sınırlarını çizmiştir. Bu sınırlar içerisinde Âdemoğlu sayısız esereler bırakarak göçüp gitmiştir. Ama geriye inanç yönlendirmesi ile estetik beğeninin kurallarını da bırakmışlardır.

İslam temelinde en güzel olan Allah, en güzel eseri olarak insanı yarattı. Aslında Estetik kuralların tamamı Âdem (a.s.) saklıdır. Ahsen-i Takvim biçiminde yaratılan insan, sadece kendisine bakarak estetiğin kurallarını bilir ve tanımını yapar. İslam estetiğinin temel yapı taşlarını, İslam’a ait değerlerin birliği ilkesi oluşturur. Bu birlik, aynı zamanda yapan ile bakan arasındaki birliktir.

11.ARALIK 2011-İSTANBUL (2)

Kavram olarak estetik,"güzel'i bilimsel olarak ele almak" olarak nitelendirilebilir. Ancak bu tanımlamanın sınırlarını çoktan aşmış bir disiplin olan estetik, sanat, tabiat, insan psikolojisi, sosyoloji, sanatın tarihi, insanlık tarihi, dinler tarihi, siyaset tarihi,antropolji ile sürekli diyalog içinde bulunan bir felsefi ve inançla ilgili teorik, eleştri ve uygulamaların toplamı olarak incelenebilir. Greko-Latin kültürü ekseninde dolaşan Estetik teori; Batı dışındaki kültürlerin sanat ve beğeni düzeylerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Özellikle, islam kültüründeki estetik anlayışın temelini ve sınırlarını "inanç" belirlediği için bu yetersizlik daha da belirgin hal almaktadır.

İslam kültür çevresinde yer alan farklı coğrafyada yer alan medeniyyetlerin ortaya koydukları eserler, islam dünya görüşü yönünde üretilir. Burada sınırsız, sorumsuz bir tasarım ve uygulamaya rastlanılmaz. Türk-İslam Estetiği, Arap-İslam Estetiği, Acem-İslam Estetiği gibi, yerkürenin farklı coğrafyasında yer alan farklı medeniyyetlerin ortaya koydukları sanat eserlerinin ortak paydası vardır. O da; İslam estetiğidir.

İnsan eseri olan sanat tasarım ürünlerininin birinci derecede esin ve etkilenme kaynağı tabiattır. Sanatın estetik kriterlerini tabiat belirler. Tabiat, sanattaki estetik eleştriyi, inanç, inanca bağlı zevk ve hoşa giden değerlerler bağlantısını kurma gibi bir görevi de üstlenmiş olur.

06.01.2012-İSTANBUL (3)

 

İnanç sistemi ile karşılaştırıldığında "estetik", kavram olarak çok da eskilere dayanmadığı görülür. İnanç ise ister mitoloji ister din olarak incelendiğinde insanlık tarihinden öncesine bağlanabilir. Bu konuda Aristo "Her şeyin bir sınırı vardır. Sonsuzluğun da sınırı vardır. Sonsuzluğun sınırının bittiği yerde O'nun varlığı başlar ki; O'da Allah'tır " der. Gerçekte "Estetik" tamamen madde ve ruh ilişkisinin "güzel'e" dayalı bir kavramıdır. Bir nesneye güzel diyebilmemiz için konu, ruhumuzu nasıl etkilemelidir? Ya da ruhumuz konuyu nasıl yorumlamalıdır? Gösteren, gösterilen gören arasındaki bu ilişki estetiğin tanımını inanç sistemi içerisinde ortaya koyar. Her inancın bir estetik teorisi vardır. Bu görüşten hareketle, İslam kültürünün de bir estetik teorisi vardır. İslam estetiği teorisinin kaynağı, bu inancın kitabı olan kuran-ı Kerimdir. Zamana, mekana, kişilere göre biçimsel birtakım değişiklikler gösterse de;öz'de değişmez. Bu değişmezlik temelinde, müslüman olmayan sanatçı, islama aykırı düşmeyen ürün ortaya koyduğu takdirde, islam sanatı veya islam estetiği tanımı içerisine girebilir. Bunun karştı da düşünülebilir. Müslüman sanatçı olmasına rağmen, islama aykırı ürünler sergilemişse bu da islam sanatı ve estetiği dışında kalır.

 

15.01.2012 İSTANBUL (Devam edecek)

 

 

 

FATİH SULTAN MEHMED'İN RESSAMLIĞI
 Fatih Sultan Mehmed'in sanatçı ressam bir ruha sahip olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. İstanbul Belediyesi'nin yapmış olduğı "Panorama 1453" Tarih müzesinde gördüm. Genelde yöneticilerin sanatçı ruha sahip olmaları halinde, yöneticilikte de çok başarılı olabilceklerine kesinlikle inanalardanım. Sanat bilimi ekseninde, derslerimde bu görüşümü de öğrencilerimle halen rahatlıkla paylaşmaktayım. "Konsantiniye elbette fetholunacaktır. Onun fetheden Asker ne güzel asker, Onu fetheden komutan ne güzel komutandır." Hadis'i ile Hz. Muhammed'in (asv) övgüsünün muhatabı olmak çok önemli bir olaydı.
 
Sayfa İçerisine Ekle
 Çizen; Fatih Sultan Mehmed (Belge : Panorama 1453-İstanbul)
 
 Mehmed'i Fatih sultan yapan, İstanbul'un fethidir. Fetih de gemilerin sıradışı bir biçimde kullanılmasıydı. Evet düz mantık düşünüldüğünde gemiler sadece denizde yüzdürülürdü. Bu her insanın aklına gelebilecek bir mantık idi. Bizans yöneticileri de haklı olarak böyle düşümüşlerdi. Ancak Fatih Sultan Mehmet sanatçı ruhu ile bu düzmantığın üzerinde bir savaş sanatı ve tasarımında bulundu. Gemileri karadan yüzdürdü. Ve deyim yerindeyse Bizans kalesine ters köşeden çağ kapatıp çağ açan o altın golü attı.
 İşte Dünyayın gidişatını değiştiren bu savaş sanatı ve tasarımını ancak sanatçı ruha sahip bir insan yapabilirdi. Bunu Fatih Sultan Mehmed yaptı. Ben Fatihin bu yönünü bilmiyordum. Ama bu tezi inatla savunuyordum. Ve yıllar sonra bu resimlerle karşılaştığımda; haklı çıkmanın gururunu yaşadım. Evet, bu deseni Fatih Sultan Mehmet daha çocukuluğunda çizmişti. Gerçi İstanbul'u henüz çocuk denilebilecek yaşta fethetmişti. Ama çocuk yaşta çizmiş olduğu sanatsal nitelikte olan desenler şehzadem Mehmed'in "Fatih Sultan olacağı" hakkında çok önceden fikir ve bilgi veriyordu...
 
AHMETATAN - İSTANBUL
19 HAZİRAN 2011
Sayfa İçerisine Ekle
 
THY AIRPORT
 
THY Hava Yollarının Bir İlimizdeki Hava Alanın'nın içersindeki salonun Duvarında Hiç de uygun olmayan bir yere asılan sanatsal tabolunun yeri beni rahatsız etti. Bu şekilde asılan birtablo o duvarın boş kalmasından daha iyidir diyemeyeceğim yerde... A.A.
 

    Sayfa İçerisine Ekle

     

     

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
 
LEONARDO DA VİNCİ VE MONA LİSA (1)
 
"İNSANIN YÜZÜ RUHUNUN KİTABIDIR. "
AHMETATAN
Leonardo Da Vinci'nin yapmış olduğu Mona Lisa isimli tablo Dünya'da az bir şey çevreye gözünü açan insan tarafından bilinir. Mona Lisa tablosu sevilir. Mona Lisa tablosu övülür ve önemsenir. Mona Lisa Tablosu sadece sanattan anlayanların değil aynı zamanda anlamayanların da ilgi gösterdiği bir yağlıboya tablodur. Birçok insan kendini sanattan anladığını belgelendirmek için Mona Lisa tablosunu kaynakça olarak göstermeye çalışır. Öyle ki; akla şu soru gelebilir; Leonardo Da Vinci mi Mona lisa isimli tabloyu yarattı, yoksa Mona Lisa İsimli tablo mu Leonardo Da Vinci'yi yarattı?... Eser, sanatçısını yaratabilir miydi?... AncaK şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki; Mona Lisa Leonardo Da Vinci'den daha ünlü ve öndedir… Mona Lisa Tablosunu birçok insan görse hemen tanıyabildiği veya hatırlayabildiği halde pek az insan Leonardo Da Vinci'nin kendi portresini görse tanımaz, hatırlayamaz !... O halde Leonardo Da Vinci kimdir ? Nasıl biridir?.. En azından Leonardo Da Vinci bilinmesi gereken insanlardan biridir… Leonardo Da Vinci, Fatih Sultan Mehmed Han'ın İstanbul'u Fethinden bir yıl önce, 5 Nisan 1452 tarihinde İtalya'da doğdu. Rönesans döneminin önemli isimleri arasında yerini aldı. Ressamlık yanında; mimar, mühendis, matematikçi, anatomist, müzisyen ve heykeltıraştır. Mona Lisa isimli Tablosu (1503 - 1507) yanında en bilinen eserlerinden bir de; Son Akşam Yemeği'dir (1495 - 1497).
Leonardo, 17 yıl boyunca Milano Dükü için hem resim ve heykeller yaptı, festivaller organize etti, hem de bina, makine ve silah tasarımları yaptı. 1485 - 1490 yıllarında doğa, mekanik, geometri, uçan makinelerin yanısıra, kilise, kale ve kanal yapımı gibi mimari yapılar ile ilgilendi, öğrenciler yetiştirdi. Hiper aktif özelliğinden dolayı ilgi alanı o kadar genişti ki, başladığı çoğu işi bitiremiyordu. 1490 - 1495 yıllarında çalışmalarını ve çizimlerini deftere kaydetme alışkanlığı geliştirdi. Bu çizimler ve defter sayfaları, müzeler ve kişisel koleksiyonlarda toplanmıştır. İşte Leonardo Da Vinci benim gözlemime göre; iyi bir " Sanat Bilim Adamıdır." Bu anlayışa bakılırsa; gerçek sanat adamının bilimin öncüsü olduğu anlaşılır. Çünkü iyi bir sanat insanı, Paul Klee'nin ifadesi ile "Görünen görüntünün ardındaki gerçeği görebilir." Bu nedenle her sanat bilim insanı, Allah'ın, Ruh üzerine çok az şey biliyorsunuz! Dediği konular üzerinde keşfe yönelik çok titiz ve ısrarcı arayışlarda bulunur. İyi bir sanatçı için; görüntü sadece bir araçtır. Asıl olan görüntü bahanesinden yola çıkarak sanatçı kendi iç âlemini insanlarla paylaşmak ister. Bu nedenle Mona Lisa tablosu, konu mankeninden daha öndedir. Leonardo, Mona Lisa'nın fiziki güzelliğini resmederken, gerçekte aradığı; ruh ve mana şifreleri idi…
İnsanın yüzü ruhunun kitabıdır. Onun için insanın siyretinin suretine vurduğu söylenir. Yani insanın yüzü, iç âleminin aynasıdır. Bu aynada, o âlemde olup taşan sevgi, şefkat, kin, nefret çirkinlik, güzellik, iyilik, kötülük, içten pazarlık gibi fırtınaların izlerini görmek mümkündür.
Güzel bir melodi, insan ruhu üzerinde güzel etkiler yaratarak, yüzü güzelleştirebilir. Güzel şeyleri düşünmek yüze derin ve güzel anlamlar yükleyebilir. Belki de Mona Lisa'nın yüz ifadesindeki tebessüm böyle yakalandı. Anlatılır ki; Leonardo Da Vinci, Mona Lisa Tablosunu yapmaya başlamadan önce, Atölyesine Floransa'nın tanınmış şarkıcılarını ve çalgıcılarını toplamış. Bir yanda lirik Napoli şarkıları, neşeli Toskana türküleri çalınıp söyleniyormuş, diğer yanda bunları dinleyen Mona Lisa, Leonardo'nun karşısında oturuyormuş, fakında olmadan güzel şeyler düşünüyor, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm ile poz veriyormuş. Artık, Mona Lisa'nın gerçekte manasız yüzü, güzel düşünmeye sevkeden dış müdahalelerle güzel manalarla süslenmiştir.
(yazı devam edecek)
 
 
Sayfa İçerisine Ekle
 
AŞK SIZIM
 
AŞK SIZIM, AŞK SIZIM,
CANIMI ACITAN AŞK SIZIM,
SEVGİ SELİNDE BOĞULURKEN,
KALBİM KURAK AŞKSIZIM...
 
11.11.2011
  Sayfa İçerisine Ekle
 
İNSAN OLARAK KALMAK,
İNSAN OLARAK DOĞMAKTAN DAHA ZOR,
DAHA ÖNEMLİDİR.
Ahmet ATAN 14.01.2012
Sayfa İçerisine Ekle
Ana sayfa için seçtiklerim. t.ü.y.b 100x70 cm.

İsterim

Sırtımda taşırken dava yükünü,
Gülsün isterim arkamdan gelenler,
Görmeden zalimin mihnet bükünü,
Varsınlar menzile, dost yarenler.
ahmetatan 29.07.2011
İçi kötü olanın, dışı güzel olmaz,
Katlanır susar ol erenler,
Aşkımın gülü ebedi solmaz,
Yar olur yare şol yarenler.
ahmetatan 20.08.2011
Öteler ötesine bakarım şöyle,
Maksudum, matlubum İlahi öyle,
Aşkım, aklımı neylesin söyle,
Ar olur, yar olur, hal olur böyle.
ahmetatan- 14. 10. 2011
Sayfa İçerisine Ekle
YUNUS EMRE OLDUK, ROMANYA’DA DURDUK
 
Türkiye - Romanya Hattında yolculuk sona ermiş, Bükreş’e varmıştık. Ancak, hava karardığı için çevreyi yeterince “gözlem ve analiz” fırsatını bulamıyorduk. Yaklaşık üç saat sürecek bir sefer için otobüs Köstence’ye doğru hareket etti. Romen rehber bayan, görevi gereği Romanya hakkında genel bilgi vermek adına konuşmaya başlamıştı. Otobüs yolda ilerledikçe bu konuşmaları dinlemek konusunda ara ara dikkatimizin dağıldığını fark ediyordum.  Dobruca’ya yaklaştığımız söylendiğinde, Romanya’da yaşayan bir kardeşimiz, mikrofonu alarak, davudi sesi ile duygu ve düşüncelerini bizlerle paylaştı. Köstence’de yaşayan soydaşlarımızın genel durumunu anlatıyordu. Osmanlı döneminden bu yana Romanya coğrafyasında yaşayan Türklerin, diyalog konusunda çevreleriyle uyum içinde olduklarından bahsetti. Ancak Kültürel kimlik konusunda zaman zaman destek ihtiyacı içerisinde olduklarını da vurguladı. “Yunus Emre Türk Kültür Merkezi” nin Bükreş ve Köstence’de açılışının, bir rüyanın gerçekleşmesi olarak nitelendirdi. Köstence’ye vardığımızda vakit epeyce ilerlemişti. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Ertuğrul Günay, zarif ifade ile; bir an önce uyumamızı ertesi gün erkenden uyanmamız gerektiğini söyledi. O’nun bu davranışını, Türkiye’den giden kafile başkanının sorumluluk anlayışı içinde şefkat yüklü bir uyarısı olarak değerlendirmiştim. Türk devlet geleneğinin, Bakanın öncülük ekseninde davranış ve söze yansımasıydı. Bakan bey, eşi ile beraber bu uyarıyı önce kendilerine uygulayarak odalarına çekilmişlerdi. Biz sohbete devam ediyorduk. Türkiye’nin Bükreş Büyükelçisi sayın Ömür Şölendil ile Köstence Başkonsolosu Füsun Aramaz hanımefendi, evsahipleri olarak sohbetimize iştirak etti. Gece 12 olmadan heyet üyeleri de yavaş yavaş odalarına çekilmeye başladı. Ertesi gün sabah erken saatte uyanmış, otobüste yerlerimizi almıştık. Köstence şehrini dışından itibaren incelemeye başladık. Osmanlı İmparatorluğunun 14.yüzyıldan itibaren başlayan etkisi, Romanya’nın kalbi konumundaki Karadeniz’e açılan bu liman kentinde halen devam ediyordu. Romanya'daki Türk köylerinde şehrin anılış şekli Constanta değil, hâlâ Köstence'dir. Ben de çocukluğumdan beri doğrusu nerede olduğunu bilmeden, “Köstence” adını sevmiştim. İşte o şehrin caddelerine yürümek çok duygulu anlar yaşatıyordu. Köstence şehir merkezinde ilerlerken, kendine has üslubu ile Osmanlı Hünkâr Camii göründü. Bir kalem edasıyla, senet gibi gökyüzüne sanki imza atıyordu. Farklı bir kültürel ortamda, Hünkar Camii’in görüntüsü, tanıdık bir mimari yapı olarak bizi mutlu etti. Sanki metropolde kaybolmuş bir çocuğun aniden annesi ile karşılaştığında duyduğu sevinci yaşamıştık. Adım adım Hünkâr Camii’ne yürürken, sevinç ve heyecanımız da ona göre artıyordu.  Osmanlının yaşayan efsanesi, vakur bir biçimde karşımızda duruyordu. Camii avlusunun içinde binbir karmaşık duygularla etrafımızı inceliyorduk. Osmanlı Tuğrası, Hünkar Camii giriş kapısında, istilam edilmeyi bekleyen “Hacer-ül Esved” gibi duruyordu… Camiden içeri girdiğimde; Heyet üyeleri ve Köstence’li kardeşlerimiz mihrap önünde toplanmışlardı. Köstence Müftüsü, Hünkar Camii’in imamı ve Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan ve etrafında halka oluşturmuş, pür dikkat dinliyorlardı.  Yerel basın mensupları telaşla en iyi görüntü ve haberi yakalamak için birbirleri ile yarışıyorlardı. Bu güzel görüntüyü kaçırmamak için, yaşlı ve sakatların oturarak kıldıkları tahtanın üzerine çıkarak fotoğraf çektim. Benim bu çekimde kolaylık sağlayan bazı basın mensupları da yanıma çıkıp panoramik görüntü yakalamaya çalıştılar. Hünkar Camii ziyaretimizden sonra, Heyetin bir kısmı ile Köstence Tatar Camii’ni ziyaret ettik. Minaresi Sanki bizim Antakya’daki minare biçimlerini andırıyordu. El işlemesi tek parça halılar zarif görüntüsü ile; camii içini bir temaşalık müzeye dönüştürmüştü. Yunus Emre Türk Kültür Merkezinin resmi açılış saati yaklaşıyordu. Oraya gitmek üzere otobüsümüze bindik. Karadeniz sahiline sıfır mesafeden kültür merkezine doğru ilerliyorduk. Hava bulutlu olmasına rağmen harika bir deniz manzarası vardı. Denizi bir fon gibi arkasına alan bina, biblo gibi gözümüzün önünde duruyordu. Turkuvaz yeşil zemin üzerinde stilize edilmiş barış güvercini ambleminin bir tarafında “Yunus Emre Türk Kültür Merkezi” yazarken, diğer tarafında da Romencesi yer alıyordu. Bina önünde göndere çekilmiş Türk ve Romen bayrakları daha başından, dostluk sinyalleri gönderiyordu. Bu görüntü dili ile Yunus Emre diyordu ki; “ Gelin tanış olalım, İşi kolay kılalım, Sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz.” Köstence’de yaşayan Türkmen, Tatar soydaşlarımız ile Romen dostlar, büyük bir sevinç ve heyecan içerisinde açılışta yerlerini almışlardı. Romanya tarafından ciddi katılım olmasını, güzele açılan bir kapının aralanmasına en güzel işbirliği olarak yorumlamıştım. Kültür Bakanımız, Enstitü Başkanımız ve Köstence Valisinin dostluk mesajları çok sevindirici gelişmelerin müjdecisi gibiydi. Açılış merasimi tamamlandıktan sonra yavaş yavaş başkent Bükreş’e doğru yola çıktık.  Saat 15.00’e doğru Bükreş caddelerinden geçiyorduk. Günün ikinci açılış programını gerçekleştirmek üzere Bükreş Yunus Emre Türk Kültür merkezi Binasına vardık. Açılış için yapılan hazırlıklar benden tam not aldı.. Kültür Merkezi, Türk ve Romanya bayrakları ile süslenmişti.  Türkmen, Tatar ve Romenler bir dostluk ve kardeşlik ortamında sevinç ve heyecanla bekleşiyorlardı. Yunus Emre Romanya’da gönüller fethediyordu. Kültür merkezinin ana caddeye bakan tarafından bir ara dışarı çıkmıştım. Troleybüsün, Trafik Polisinin durumlarını hem inceliyor hem de fotoğraflarını çekiyordum. Bir süre sonra Eskort eşliğinde bir konvoy göründü. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı, Ertuğrul Günay Romanya Devlet Erkânının da yer aldığı bir heyet ile Bükreş Yunus Emre Türk Kültür Merkezine geldiler. Bu esnada Yunus Emre Enstitü Başkanımız Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan, Cadde kenarında duran otomobilden inerken göz göze geldik. Programın iyi gitmesinden olacak ki; sevinç ve heyecanla; “Cumhurbaşkanlığından geliyoruz” demişti. Merkezin avlusundan içeri girdiğimde, Bakan Bey’de, açılış konuşmasını yapmak üzere hazırlanıyordu. Basın mensupları arasında yine yarış başlamıştı. İlginç bir manzaraydı. Açılış töreni yapıldı. Evliya Çelebi Sergisi izlendi. Sergide dikkatimi çeken en önemli bölüm; Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Bükreş “ Bu Kureyş” olarak geçiyordu. Sergi salonundaki bazı Türk kardeşlere sordum. Bu kureyş, bizim bildiğimiz kureyş mi? Diye… Hiçbirisinden doyurucu bir cevap alamamıştım.  Sonradan öğrendim ki Bizim bildiğimiz Kureyş imiş. Arap kabilelerinden olan Kureyşi bir grup bir anlaşmazlık üzerine yerlerini terk ederek, Arnavutlukta yer tutmuşlar. Romanya güzergâhı üzerinden Kafkasya ya doğru göç etmişlerdi. Bükreş de ismini “Bu Kureyş” olarak aldığı anlatılmaktadır. Tabii bazı Romenler de Bukr, yani Çoban kelimesinden geldiğini iddia ettiler. Konu, cevabın bulamamış bir soru olarak ortada kaldı. Evliya Çelebi sergisinde, Romanya’da bilinen ve adını, Nasrettin Hoca Fıkralarını Romence’ye çeviren yazardan alan müzik topluluğunun sunduğu ezgiler de çok dikkat çekiciydi. Sanki Türk Tasavvuf  Musikisini andırıyordu. Sunumlarından sonra her birini ayrı ayrı tebrik ettik. Bu önemli tören de başarı ile sonuçlanmıştı. İnsanlar Yunus Emre Türk Kültür Merkezimizden ayrılmak istemiyordu. Bina içinde, salon dar gelmeye başlamıştı. İki kişinin arasından zor geçiliyordu. Bu arada biz Muğla Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mansur Harmandar ve Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof. İlhan Özkeçeci ile Yunus Emre Türk Kültür Merkezi müdürünün makam odasında dinlenirken bir taraftan da eğitim üzerine sohbet ettik. Akşam olduğunda heyet olarak, Türkiye’nin Romanya’daki Büyükelçiliğimiz tarafından verilen yemeğe katıldık.  Aslında bu yemeğin güzel taraflarından biri yeni insanlarla tanışmak oldu. Ankara Milletvekili Emrullah İşler, Sakarya valisi Mustafa Büyük, Eski Milletvekili Mustafa Gazalcı, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanı Kemal Yurtnaç, Anadolu Ajansı haber yayın Daire Başkanı Ömer Dişbudak, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Prof. Dr. Onur Bilge Kula, gibi her biri kendi alanında önemli ve değerli hizmetler veren insanlar… Son gün sabahında, Bükreş Türk Şehitliğini ziyaret ederek Fatihalarımızı okuduk. Mezar Taşlarının üzerinde Mustafa Oğlu İbrahim (S.T. 1333), Hüseyin oğlu Ali (S.T. 1333), Hasan Oğlu Mütevekkel (S.T.1333)… Ve daha nice Müslüman Türk evladı… Mehmet Akif Ersoy’un bilinen şiiri aklıma geldi; ” Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda”… Bükreş Türk Şehitliğinin tam karşısında Nikolay Çavuşesku ile eşi Elena’nın mezarlarının olduğu Kabristana gittik. Romanya Parlamento binasına gitmek üzere yola çıktık. Biraz naz faslından sesli düşündüm. “Ne işimiz var ki parlamento binasında, ne özelliği var ki… Buraya harcayacağım zamanı bir resim heykel müzesindeki eserleri inceleseydim daha iyi olurdu… Neyse durumu değiştirecek durumda değildim. Programa uydum. Daha Parlamento binasının bahçe kapısının girişine Resim Sergisi pankartı asmışlardı. Güzel bir uygulamaydı. Düşünce dünyamda tebrik ettim… Binaya yaklaştıkça detaylar daha belirginleşiyor, iyiki geldik diyorum içimden. İçerdeki mermer merdivenlerden yukarı katlara çıktık. Gerçekten harika mimari bir sanat eseri olduğunu gördüm. Hele daha da ilerledikçe, Paris’teki Lauvre Müzesi’nin içini hatırladım. Ama orada Mona Lisa da dâhil Dünya şaheserleri yer almaktaydı. Romen rehbere parlamento binasının tamamen müzeye dönüştürülmesini önerdim. Tabii bu çok da önemsenmeyecek bir öneri olarak kalmaya devam edecek bir düşünceydi. Fiziki büyüklük olarak, Pentagonla karşılaştırıldığını fark ettim. Ancak bu kıyaslamada hata vardı. Tıpkı Diyarbakır, Çin seddinden sonra ikinci büyük kalesi olarak tarif edildiği gibi. Hâlbuki biri sed, öbürü kale… Dolayısı ile Diyarbakır surları dünyanın en uzun kalesidir. Şehir Merkezi gezisinden sonra, Köy evleri müzesini incelerek fotoğraflarla kayıt altına aldık. Gün bitiminde, Romanya’da açılan Yunus Emre Türk Kültür Merkezlerinin varlığını bilmek bizleri vakar içerisinde mutlu etti. Yeni ülkelerde gönüllere girmek üzere Türkiye’ye yola çıktık.
Prof. Ahmet ATAN

BASINDA ÇIKAN BAZI KÖŞE YAZILARIM
İdeolojik Yürüyüşlerin Etkisi
Kültürel Yozlaşma
Kültürel sadakat
Farklı Kültürler
Kültür Terörü
Kültür siyaseti
Estetik Eleştirinin Başlangıcı; “İnanç”
Estetik ve İnsan

 
 Sayfa İçerisine Ekle

Kültürel kimlik ve medeniyet

Her insan bir kimlik sahibidir.

İnsan kimdir? Sorusunun cevabı kimlik içerisinde tanımını bulur.

Kimlik, insanın sahip olduğu değerler bütünüdür.

Tanımak ve tanıtmak, bilgilendirmek ya da bilgi almak, önce kimlik ile gerçekleşir…

Ben kimim?...

Biz kimiz?...

Bunlar cevabını arayan ve kabul edilirliği belirleyen çok önemli sorulardır…

Tanışma ve anlaşma bu sorularla başlar…

Bireysel kimlik, kurumsal kimlik, toplumsal kimlik, ulusal kimlik, küresel kimlik…

Bir varlık olarak kendine özgü ve kendini tanımlayan belirti, nitelik ve özelliklerle donanımı sağlayan şartların bütünüdür…

Kültür bir yaşama biçimidir. Bu nedenle Kültürün özü inançta odaklanır.

Kültür insanın tercihlerini belirlediği gibi, tercihleri de; insanın sahip olduğu kültürel kimliğini belirler…

Toplumları meydana getiren insanlardır. O halde insanın sahip olduğu tüm değerler; kültürel kimliği tanımlar. Kültürel kimlik; toplumsal hayatın din, gelenek, düşünce ve ifade dili gibi temel olgularını kendi kapsama alanı içerisine alır. İnsanoğlunun biyolojik özelliklerinin ötesinde sosyal olarak sahip olduğu değerleri, babadan oğula dededen toruna kadar maddi ve manevi değerleri kuşaktan kuşağa aktarır.

Kültür, medeniyetin ikiz kardeşidir. Daha da ötesi; medeniyeti, kültür biçimlendirir. Manevi kültür öğeleri, maddi kültür öğelerine form kazandırır. Bu mimari yapılara yansıdığı kadar insanların giysilerine kadar devam eder. Yani kültür, şehirleşme kadar antropolojik bir yapıyı da tanımlar. Kimi ya da çoğu zaman etnolojik yapıya dolaylı dolaysız etki eder. Öğrenilmiş davranışlardan çok, inanca dayalı zihinsel düşünceler, tercihleri belirler. Kültürün maddi ve manevi öğeleri arasında sürekli bir etkileşim vardır. Birinde meydana gelen bir değişim diğerini de etkiler. Bir yerde kültür, medeniyetin kural ve kriterlerine yön verir. Bu nedenle her toplumun kendine özgü kültürü vardır.

Medeni olmak demek; kültürlü olmak demektir. Paradigmal olarak tanımlanacak olursa; kültürlü olmak demek, medeni olmak demektir. Kültürel kimlik sahibi insan, medeniyetin nimetlerinden bilgili ve bilinçli olarak faydalanan, eğitimli insandır. Kültürel kimlik sahibi olan insan; bilgili, görgülü, zarif ve niteliklidir. Bu tür kültürel kimliğe sahip olan insanların oluşturduğu toplumlar da; medeni olan toplumlardır. Medeniyet kültürel kimlik ile şekillenir. Bundan dolayı sosyal ve siyasi tarihte; medeni toplumlar kavramı yerine, toplumlar; sahip oldukları kültürel kimliğe göre; “Medeniyet” kavramı ile tanımlanmıştır.

Osmanlı medeniyeti, İngiliz medeniyeti, Rus medeniyeti gibi ırka dayalı tanımlar yapılabildiği gibi; Güneşe- Gölgeye ya da coğrafyaya göre; medeniyetlere anlam yüklenmiştir. Örnek; Doğu Medeniyeti, Batı Medeniyeti gibi… Doğu medeniyeti denildiğinde İslam Kültürü, Batı Medeniyeti denildiğinde de Hıristiyan Kültürü anlatılmaya ve anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu farklılıklar, tarih içerisine zaman zaman çatışma nedeni olurken, tıkanma noktasında diyalog zemini oluşturma çabalarına da ihtiyaç duyulmuştur. “Medeniyetler Buluşması “ bu ihtiyaçtan doğan arayış projeleri olarak tanımlanabilir. “Medeniyetler Buluşması” Hiçbir toplumun kültürel kimliğinden vazgeçmeden, insani değerler ekseninde anlaşma sağlanmasıdır. “Medeniyetler Buluşması”, farklı kültürel kimliğe sahip toplumların barış ve huzur içerisinde, yerkürede beraber yaşamasını amaçlar.

Bunda hedef; insanların olduğu kadar, farklı medeniyetlere yönelik “Kalplerin Fethi”dir. Toplum olarak sahip olduğumuz kültürel kimlik çatışmayı değil, buluşmayı telkin ve tavsiye etmektedir.

Bu kültürel kimliği üzerinde en belirgin biçimde yansıtan Yunus Emre Şöyle diyor;

“Ben gelmedim da'vi için benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim.”

Evet, Sahip olduğumuz kültürel kimliğimizin gereği olarak; insanlığa “ “hizmeti nimet” bilerek gönüller yapmaya geldik. Çünkü inanıyor ve biliyoruz ki; Medeniyet bunu gerektirir.

 

Prof. Ahmet ATAN

 

Sayfa İçerisine Ekle
Prof. Ahmet ATAN
Bu gün bildiğimiz her şey, insanın içini aydınlatan bir güneş gibi, dosdoğru Kur'an-ı Kerim'den gelmektedir. "Hat", Allah'ın yeryüzünde kendisine muhatap kabul ederek kullarına gönderdiği İlâhi mektubun harfleridir. "Hat" gerçek anlamda çağları peşinden sürükleyecek kadar çağlar üstü bir İslâm Sanatıdır.
İslam sanatının, üzerindeki muhteşem yansımasının gerçekleştiği " hat sanatı " taşıdığı manevi değerlerin yanında, üst düzeyde estetik yazılardır. Kur'an, Mekke'de indi, Mısırda okundu, İstanbul'da yazıldı, Özdeyişini İslam Sanatı temelinde çözümlemek gerekir. Kur'an harflerinin hat sanatı olarak yazılması, İstanbul'da yaşayan Müslüman sanatçılar eli ile her din mensubunun hayran olduğu bir sanat eseri haline getirilmiştir.
İslam sanatını tanımak ve tanımlamak, bir anlamda Müslüman sanatçıyı tanımak ve tanımlamaktır. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Sosyal bir varlık olan insanın çevresinden etkilenmesi kadar doğal bir şey olamaz. Bu yüzden Müslüman sanatçı herkesten önce, herkesten önde islamdan ve Müslüman toplumdan etkilenir. Bu etkilenmeler sese, söze, harekete, resme, ağaç ve taş işlemelerine direkt ya da dolaylı olarak yansır. Yansımanın niteliğine göre islam sanatı yeni ve farklı tanımlamalarla anlaşılabilir.
Kur'an- ı Kerim'deki harfler tam anlamıyla gerçek bir İslâm Sanatıdır. Sonsuzluk deryasından süzülen o mistik mesajlar, gözümüzden ruhumuza girerken, yüreğimize tatlı bir ürperti vermektedir. Şeyh Hamdullah kırk gün kimse ile konuşmayarak altı yeni üslûpla yazı şekli, "Aklâm-i Sitte" yi meydana getirmiştir. Osmanlı Hattatları şeyh Hamdullah'ı benimsediklerinden asıl Osmanlı yazı Üslûbu ondan gelmiştir.
Hat sanatı harflere yeni biçimler aramaz, bulunmuşun en güzeline ulaşmayı amaçlar. Kural dışına çıkmaya gerek duyulmadığı gibi, bu sanatta deformasyon ve metamorfik müdahaleler hoş karşılanmaz. Bu nedenle sanatçı yenilik aramaz, onun gayesi yazısını kendine seçtiği ustanın yazısından ayrıt edilemeyecek düzeye ulaştırmaktır. Sanatçının yaratıcılığı türlü yazı düzenlemelerinde ortaya çıkar.
Hat'tın kendine has güzelliği ve muhteşem plastik niteliği ile; bizzat kendisi başlı başına bir şaheserdir. Hat'tın bu güzelliğini ve özelliğini keşfeden büyük sanatçılar, artık eserlerine onu kaynak olarak kullanmaktadırlar. Hat sanatı, yazı üzerine kurulmuş olduğu için, ona uzun zaman bir " kaligrafi hüneri" gözüyle bakılmıştır. Batı sanatında soyut resim doğduktan sonra hat sanatının "mistik bir hava içinde gelişmiş estetik bir resim sanatı" olduğunu kabul edenler de mevcuttur. Sanatçılar Allah sözü Kur'an harflerine en güzel biçimi verme çabasıyla duygulara dayalı bir güzellik anlayışı içinde hat sanatının doğmasına öncülük etmişlerdir. Batı dünyasında Pentürel resim sanatı, nasıl Hıristiyanlığın etkisi altında gelişmişse, İslâm dünyasında da hat sanatı, gücünü İslâm dininin zengin kaynaklarından alarak gelişmiştir. Hat sanatı tıpkı resim sanatında olduğu gibi, doğuşundan bu yana gelişerek ekoller türetmiş, bu alanda çok büyük ustalar yetiştirmiştir. Özellikle 15. yüzyıldan sonra Türk hattatlarının elinde altı yüzyıl "mucizevî" gelişmeler göstermiştir. Ünlü ressam Paul Klee diyor ki; " Hayatım boyunca gerçek soyutu aradım ve bir Elif harfinde buldum".
Hz. Muhammed (a.s.v) kendisine gelen vahyi hemen yazdırıyordu. Daha sonra yine yazı yolu ile kopyalamak sureti ile çoğaltılmaktaydı. İbn–i Kesir Fezail-ül Kur'an (s.49) isimli eserinde Hz. Osman'ın çoğalttığı Kur'an nüshalarının güzel, açık ve güçlü bir hat ve kaliteli bir mürekkeple deve derisine yazılmış olduğundan bahsetmektedir.
Kur'an harflerini okumasını bilmeyenlerin bile, hat sanatına soyut resim gözüyle bakması ve ondan; en az bir Pentürel tablo kadar haz duyması, ruhun özlem duyduğu gerçek estetiğe kavuşmasındandır. İnsanlar bu duygularını ancak, pentürün doğacı anlayışını aşalı beri itiraf etmeye başlamışlardır. Artık yeni döneme giriliyor... Dünya'da ve Türkiye'de yıllar boyu az sayıda mensubu bulunan sanat kervanına her gün bir başka sanat adamı girdiği gibi yine yeni bir sanat fikri de giriyor... Sentetik maddenin, bunaltıcı kıskacından kurtulmak isteyen sanat; metafizik âlemin sonsuzluk pınarından avuç dolusu içtiği o ilâhi suyla, susuzluğunu gidermek istiyor...
Filozoflar gibi Astrologlar da; olağanüstü muzicevî ve izah edilemez gibi görünen şeylere artık normal ve sıradan hadiseler gibi açıklamalar getirmeye başlamışlardır... Yıllardır tersine dönen bilim ve sanat dünyasında bir şeyler olmaya başlamış, Bilim ve Sanat adamları ortaya koydukları gerçeklerin tek izah şekli olan "Değişmez doğru" fikrine yönelmesiyle, gerçek kimliklerine doğru adım atmışlardı... İşte bu gerçekten yola çıkması gereken sanatçı için yapılacak tek şey; " Her bir karesi insan kadar sanat eseri olan evrenin güzelliği, gerçek güzel olan Hak'ka ulaşma vesilesi yapılmalıdır. "
Müslüman sanatçılardan bir grubu, İslami eksende tasarılarını hat sanatı üzerinde ifade etme yolunu seçmiştir. Bu tasarımlar, Müslüman sanatçının, inancın yönlendirmesi yanında İslam toplumunun teşvik etmesiyle de plastik olgunluğa ulaşır. Hat sanatçısı, içinde yetiştiği İslami kültürün bir yansımasıdır. Benzer özellikleri paylaşanlar, benzer biçimde düşünürler. İslami Kültür, Hattatın duyuş, düşünüş ve davranış birliğidir. Toplumsal değerlere sadık bir sanatçı, tasarım gücünü ancak bu değerleri işleme yolunda kullanmalıdır. Böylece insanlık ruhunun en zarif tecellilerinden biri, marifetin ta kendisidir. İlahî mesajı günümüz toplumlarına en kestirme yoldan ve en süratli bir biçimde ulaştıracak en güçlü araçlardan biri de hat sanattır.
İnsan zekâsı, islam inancı ile buluştuğunda hem biçim hem de öz açısından çok önemli esereler ortaya koyabilir. Bunu İmadü'l Haseni, Ahmet Karahisari, Hamit Aytaç'ın hat yazılarında görebiliyoruz. Hat ustaları Müslüman sanatçılar; Hat'tın kendisini yazarken, kendi sanatlarını övmektedirler.
Plastik sanatlarda Türk-İslâm estetiğinin en yetkin ifadesi hat sanatı ile kendisini göstermiştir. Türklerin islam ile şereflenmesi ile; Kur'an harfleri estetik unsur halini alarak 8.yüzyılın ortalarında çok önemsenen bir sanat dalı olmuş ve "Türk Hat Sanatı" adını almıştır. Hat sanatının İslam kaynaklarında en özlü tarifi "Hat, cismani aletlerle meydana getirilen ruhani bir hendesedir." İfadesi ile yapılmıştır. Hat sanatı, bu tarife uygun bir anlayış içerisinde asırlar boyu süregelmiştir.
Hat, görünen görüntünün arkasında görünmeyen gerçek olarak, büyük ruhani bir sanattır. Görünen zaten sonuçtur ve görüntünün yeniden bir keşfe ihtiyacı yoktur. Gerçekte "Hat", sanat için vazgeçilmez bir esin kaynağıdır. Kuran Yazısının o sonsuz, sessiz boşluğu, sanat ve bilimin inceleme araştırma alanı olmalıdır.
İnsan, Hat'ta görünen ve görünmeyen âlemlerin derinliklerinde evrenin bilinmezlerini keşfe çalışır. Bu anlayış, İslami bir düşüncenin ürünüdür. İnsan, hat sanatına bakarken, doğanın kimi zaman maddi âleminden bağlarını kopararak, kâinatın sonsuzluğuna açılır. Uzay, mekân ve kâinatın bir "sıfır" anından sonra yaratıldığının kesin ve tartışılmaz ispatından sonra, zamanın "hiç olmadığı" bir an'ın var olduğu da zihinlere yerleşmiş ve böylece sanatta yeni yaklaşımlar, yeni yorumlar ve yeni fikirler gelişmeye başlamıştır.
Hat sadedir. Sadelik ve vahdetten uzaklaşan bir sanat, sanat olmaktan çıkmıştır. Hat sanatı, dış âlemden uzaklaşarak bir ruh halinden haber vermeyi temel prensip edinir. Hat sanatına hâkim olan soyut sanat iradesi, maddeyi ikinci plana atmış, görünmeyeni deneyüstü bir yere yücelterek ona olağanüstü değerler vermiştir. Böyle bir ilkeyi ortaya koyan hat sanatına yön göstermiştir. Hat sanatçısı, dünya ile ahiret arasında bir denge kurmayı temel prensip olarak kabul ettiği takdirde ortaya koyacağı çalışmaların yönü konusunda istikrarlı, kararlı, estetik bir eser kayacaktır. Hattatı ilgilendiren asıl konu, maddeden çok maddenin arkasındaki mana sırrını keşfetmektir. O, kargaşanın hâkim olduğu çokluk fikrinden, birlik fikrine giden derviş gibidir. Hat sanatının hareket noktalarından biri, taklidî güzellikten tahkikî güzelliğe ulaşmaktır. Mecazî aşktan gerçek aşka ulaşmak gibi... "Güzel varsa, güzelden de güzeli vardır." İslam sanatı da yolcuyu en güzele götüren araçlardan biridir.
(Bu makale aylık "mostar dergisi"nde yayınlanmıştır.)
 
Sayfa İçerisine Ekle
'Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi "Bugünün Seyri Dündendir" Resim Sergisi.
___________________________________________________________________
 
Bu izlediğiniz "Sanat Galerisi",  
 
Dünya'nın 11260 Farklı Bilgisaylarından 74566 defa ziyaret edildi.
 
 
                                           TEŞEKKÜRLER...
 
 
Sayfa İçerisine Ekle
 
 
Bu sitedeki eserler Prof. Ahmet Atan'a ait olup, izinsiz kullanılamaz © 2010